Hz. Mevlana
Dogumu
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Rebîülevvel 604 ( 30 Eylül 1207 ) de İslam kültür ve medeniyet tarihinde önemli yere sahip, bugün Afganistan'ın kuzeyinde bir şehir olan Belh'te dünyaya gelmiştir.
Adi
Asıl adı
Muhammed Celâleddîn'dir. Hudâvendgâr, Mevlânâ, Rûmî gibi lakapları, kendisine
sonradan verilmiştir.
Hudâvendgâr lakabını, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki saltanatına işaretle babası
Bahâeddin Veled vermiştir.
Mevlânâ lakabı ise; Konya'da henüz ders verdiği günlerde, çok genç yaşlarda iken
kendisine verilmiş, efendimiz veya hazret mânâlarına gelen, ilim adamları için
bir unvan gibi kullanılan bu hitap zamanla yalnız ona has ve en meşhur ismi
olmuştur.
Rûmî lakabı da, Mevlânâ'nın geçmişte Diyâr-ı Rûm adıyla anılan Anadolu'ya
yerleşmesi ve hayatının büyük kısmını Anadolu'nun mümtaz şehri Konya'da
geçirmesi hasebiyle kullanılır.
Soyu
Mevlânâ , dünya ve âhiret sultanlarının neslinden süzülerek gelen; hem anne, hem de baba tarafından ilim ve irfanla yücelmiş asil bir aileye mensuptur. Annesi Belh Emiri Rükneddîn'in kızı Mümine Hatun'dur. Anne tarafından soyunun Hz.Ali (R.A) 'ye ulaştığı söylenilir. Babaannesi Horasan Sultanı Calâleddin Harzemşah'ın kızı Melike-i Cihan Emetullah Sultan; büyük babası ise soyu Hz. Ebû Bekir (R.A)' e ulaşan bilgin Ahmet Hatibîoğlu Celâleddin Hüseyin Hatibî, Babası da Muhammed Bahâeddin Veled'dir.
Babasi
Büyük
âlim ve mutasavvıf Bahâeddin Veled (D:1148) iki yaşındayken babası Hüseyin
Hatibî'yi kaybetmiştir. Horosan sarayında son derecede direyetli ve kültürlü bir
hanım olan annesinin terbiyesi ile büyüyen Bahâeddin Veled bir şehzade olmasına
rağmen dünya saltanatına arzu duymamış, kendisini tamamiyle dînî ilimlerin
tahsiline vermiştir.
Bu çok zeki ve kabiliyetli genç, büyük babası ve Necmeddin Kübrâ başta olmak
üzere Türkistan alimlerinden feyz almış; ilâhî bilgilerle mücehhez bir mânâ
sultanı olmuştur. Öyle ki devrin meşhur âlimi ve din adamlarından üç yüz kişi
bir gece rüyasında Hz. Peygamber (S.A.V)'in Bahâeddin Veled'e "Sultânu'l-Ulemâ"
( Bilginlerin Sultanı) ünvanını verdiğini görmüşler, o günden sonra Mevlânâ'nın
babası bu unvanla anılmıştır.
Engin bilgisi ve takvâsıyla büyük bir şöhrete sahip olan Sultânul-Ulemâ
beytü'l-malden alığı mütevazı bir maaşla geçinir, vakıf parasını kabul etmezdi.
Güç fetvaların çözümü için Horasan'ın en uzak yerlerinden bile o Hazrete
başvurulurdu. Günleri dostlarına, müridlerine ve halka ders vermekle, vaaz
etmekle geçer; onlara ilâhî hikmetler hazinesinden bilgiler aktarırdı. Sohbet ve
vaazları halk üzerinde büyük tesir uyandıran Bahâeddin Veled' in etrafında
sayısız müridleri ve kendisine inanan, saygı duyan kalabalık bir halk topluluğu
vardı.
Göc
Bahâeddin Veled'in vaaz ve sohbetlerinin çevrede geniş yankılar uyandırması; diğer yandan kaynağını Yunan felsefesinden alan ve akla dayanan bir anlayış içinde bulunan alimleri tenkit etmesi sonucunda Sultânu'l-Ulemâ ile Belh'in tanınmış filozoflarından Fahreddin Râzî'nin araları açılır. Bu anlaşmazlığa Sultan Alaaddin Muhammed Harzemşah'ın da dahil olması üzerine Bahâeddin Veled Belh'den göç etmeye karar verir. Muhtemelen onu göçe sevk edin hususlardan biride yaklaşan Moğol tehlikesini sezmiş olmasıdır. Nitekim onların Belh'i terk edişinden kısa bir süre sonra şehir Cengiz'in orduları tarafından yerle bir edilmiştir. 1212 de veya 1213'te başlayan bu yolculuk Bağdat Kûfe yolundan Mekke, dönüşte Şam, Malatya, Erzincan - Akşehir ve nihayet Lârende (Karaman) 'ye kadar uzanır. Bu uzun yolculuk boyunca konakladıkları her yerde saygı ile karşılanmışlar, vaaz ve dersler vermişler Şahabeddin Suhreverdi, Feridüddin Attâr, Muhiddin İbnü'l Arabî gibi âlim ve mutasavvıflarla görüşmüşlerdir.
Larende (Karaman)
Mevlânâ henüz beş veya altı yaşlarında iken Belh'ten başlayan yolculuk yıllar sürer ve nihayet o zamanki adı Lârende olan Karaman'da bir süre ara verilir. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdığı medresede Bahâeddin Veled derslerine devam eder.
Evlilik
Mevlânâ 1226'da Karaman'da iken kendileriyle birlikte Belh'ten göç eden Semerkand'lı Hoca Şerafeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile evlenir. O sıralarda on sekiz yaşlarındadır. Bu evlilikten oğulları Sultan Veled ve Alaaddin dünyaya gelir. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlânâ, Kerrâ (Kirâ) Hatun ile ikinci evliliğini yapmış ve bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı kızı dünyaya gelmişlerdir.
Konya
Bahâeddin
Veled'in Karaman'da bulunduğunu öğrenen Sultan Alaaddin Keykubad onu Konya'ya
davet eder. 3 Mayıs 1228'de Bahâeddin Veled ailesi ve dostlarıyla birlikte
Selçuklular'ın baş şehri olan Konya'ya gelir. Sultan ve şehir halkı onları yolda
karşılarlar. Sultan, sarayda kalmalarını teklif ederse de Bahâeddin Veled ilim
yolundakilere medresenin uygun olduğunu söyleyerek Altunapa Medresesi' ne iner.
Sultânu'l-Ulemâ ders ve sohbetlerine Konya'da devam eder Sultan Alaaddin başta
olmak üzere pek çok müridi vardır.
Ve nihayet bu ilim ve irfan güneşinin de gurub vakti gelir. Bütün ömrünü halkı
irşad ile geçiren gönüller sultanı Bahâeddin Veled 24 Şubat 1231 günü Hakk'a
yürür. Ardında Maârif adlı irfan hazinesi bir eser ve bir mânâ sultânı olan oğlu
Mevlânâ'yı bizlere miras bırakmıştır.
Egitimi
Mevlânâ'nın ilk mürşidi babası
Bahâeddin Veled'dir. O büyük insanın terbiyesi altında yetişen Mevlânâ henüz
küçük bir çocukken olgunlaşmış ve muhakeme sahibi olmuştur. Diğer çocukların
oyunlarına katılmıyor, yüceltilmiş bir varlık olan insanı, damdan dama atlamak (çocuk
oyunu) gibi hayvanların bile yapabileceği işleri yapmasına itiraz ediyordu.
Zamanını yalnızca dini eğitimine ve îlahî ilimlerin tahsiline harcıyor,
günlerini riyazetle geçiriyordu.
Belh'te Mevlânâ'nın lala veya atebek denilen hocalarından biri de babasının
müridlerinden Seyyid Burhaneddin Muhakkik-i Tırmizî' dir. Bahâeddin Veled göç
ettiği zaman Seyyid Burhaneddin de Tırmiz'e gitmiştir. Bahâeddin Veled'in ölüm
haberini alınca, Seyyid Burhaneddin, Şeyhinin emaneti olan Mevlânâ'yı yalnız
bırakmamak amacıyla Konya'ya gelir ve onun manevi terbiyesini üstlenir.
Babasının ölümünden iki yıl sonra (1233) Mevlana Seyyid Burhaneddin'le birlikte
Halep'e gider. Orada Kemaleddin Bin Adin'den ders alır. Daha sonra Şam'a giden
Mevlânâ , burada dört veya yedi yıl kalmış; Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Sadeddin
El-Hamevî, Şeyh Osmane'r-Rûmî , Evhadüddin-i Kirmânî ve Sadreddin Konevî ile
sohbetlerde bulunmuştur.
Şam'dan Konya'ya dönünce Seyyid Burhaneddin'in yanında hücreden hiç çıkmadan
kırkar günlük üç çile çıkarmış; bu süreyi yalnızca ibadet ve tefekkürle geçiren
Mevlânâ arınmış bir nefis ve ilahi sırlara açılmış bir gönülle dış dünyaya
dönmüştür. Çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin :
"Haydi yürüde insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemeyecek bir rahmete boğ, bu suret aleminin ölülerini kendi mana ve aşkınla dirilt."
Sözleriyle Mevlânâ'nın
eğitiminin bittiğini , artık irşad ile görevli olduğunu belirtir.
Seyyid Burhaneddin daha sonra Kayseri'ye gitmiş ve 1242'de ebedî âleme göçmüştür.
Türbesi halen Kayseri'dedir.
Tebrizli Sem´s
Mevlânâ
uzun yıllar süren eğitimi neticesinde tefsir, hadis, fıkıh, lugat, Arapça gibi
ilimleri tahsil etmiş , asrının önde gelen bilginlerinden olmuştu. "Bütün
ömrümün hasılı şu üç sözden fazla değildir: "Hamdım, piştim, yandım" diyen
Mevlânâ; babası Sultânu'l Ulemâ'nın ve Seyyid Burhaneddin'in feyizleriyle
pişmişti fakat manevi yolculuğu son durağa, maksada henüz erişmemişti. Sayısı
yüzleri bulan müridleri ve öğrenciler vardı. Bütün zamanını öğrencilerini
eğitmek ve müridlerinin irşad ile geçiriyordu.
İşte bu haldeyken, Mevlânâ'yı yakacak olan kıvılcım ortaya çıkar: Şemseddin
Tebrîzî. Şeyh Ebâ Bekr-i Tebrîzî-i Sellebâf-ın müridi olan Şems; ulaştığı mânevî
derecelerle tatmin olmamış, olgunların noktasını tamamlayacak bir mürşid
ihtiyacı ile diyar, diyar geziyordu. Rivayete göre Mevlânâ - Şems Karşılaşması
ilk kez Şam'da olmuştur. Ancak bu iki veliyi Hak tecellîlerinin ateşinde yakacak
olan asıl karşılaşma yeri Konya'dır. Şems, 29 Kasım 1244 tarihinde Konya'ya
gelir. Şekerciler Hanı'na iner. O dönemde Mevlânâ dört medresede birden ders
veren bir âlimdir. Bir gün Mevlânâ ; yanında öğrencileriyle Şekerciler Hanı'nın
önünden geçiyordu. Onları gören Şems, Mevlânâ'nın bineğinin dizginini tuttu ve
ona bir soru sordu: "Ey dünya ve mana bilginlerinin sarrafı, söyle! Muhammed (S.A.V)
Hazretleri'mi yoksa Bâyezid mi daha büyüktür?"
Mevlânâ: "Hazreti Muhammed(S.A.V), bütün peygamberler ve velîlerin reisidir.
Büyüklük O'nundur" dedi. Bunun üzerine Şems: "Hazreti Muhammed(S.A.V) 'Ya Rabbî
seni tesbih ederim, biz seni lâyık olduğun gibi bilemedik" dedi, oysa Bâyezid:
"Ben kendimi tesbih ederim, şanım nekadar yücedir' buyuruyor" dedi. Mevlânâ
cevâben: "Bâyezid'in susuzluğu bir yudumla dindi ve suya kandı. Halbuki Hz.
Muhammed (S.A.V) susuzluktan yanıyor, bir yudumla doymuyordu. Bâyezid, Hakk'ın
ilk tecellisi ile kendini nura gark olmuş gördü; daha fazlasına bakmadı. Hz
Muhammed ise Cenab-ı Hakk'ı her gün daha çok görüyor, yaklaşıyordu. Allah'ın
kudret ve yüceliğini günden güne artarak müşahede ettiği için 'Biz seni
layıkıyla bilemedik' buyurdu" der.
Mevlânâ - Şems dostluğu bu sözlerle başlar. Mevlânâ; okutmak, öğretmek, vaaz
etmekten elini eteğini çeker. İki dost baş başa Cenab-ı Hakk'ın nurlarına, ilâhî
sohbetlere gömülürler ancak halk Mevlânâ'nın kendileriyle ilgisini kesmesini
tahammül edemez, kıskançlıkla Şems aleyhinde dedikodulara başlarlar. Bu
dostluktaki sırrı idrak edemeyenlerin düşmanca davranışları sonucunda şems 1246
yılının Mart ayında Konya'dan ayrılır ve Şam'a gider
Bu yüce dostun ayrılığından sonra Mevlânâ derin bir ızdırap'a gömülür ve bütün
dostlarla ilgisini kesip, bir köşeye çekilir. Herkes pişmandır. Bu sırada
Şems'den bir mektup gelir. Mevlânâ sevinçle yeniden semâ etmeye, şiirler yazmaya,
dostlarına iltifata başlar onları çekemeyenler tövbe ederler ve Sultan Veled'in
Şam'a gidip , Şems'i aramasını isterler. Sultan Veled beraberinde Mevlânâ'nın
manzum bir mektubu ile Şam'a gider Şems'i bulur, yeniden Konya'ya davet eder.
Şems, Mevlânâ'nın mektubunu ve davetini bir emir telakki eder ve 1247 Mayıs'ında
Sultan Veled'le birlikte Konya'ya döner. Bu kez Şems'in Konya'ya gelişine herkes
sevinir. Şems'in şerefine ziyafetler verilir, sohbet ve muhabbet dolu günler
başlar. Fakat bu huzur ve sevgi dolu günler uzun sürmez. Ham kişiler yeniden
kinle kıskançlığa kapılır, Şems'e düşman olurlar. Nihayet 5 Aralık 1247 gecesi
Şems aniden ortadan kaybolur. Hak ve hakikat güneşinin yarasaları Şems'i yok
etmişlerdir. Bu gerçek Mevlânâ'ya söylenilmez, Şems'in gittiği haberi yayılır.
Ancak Mevlânâ'nın ölümünden sonra kaleme alınan kaynaklar onun esrarlı ölümüne
bir nebze ışık tutarlar. Şemseddin Tebrizi'nin Konya'da bulunan türbeside
Mevlânâ'nın ölümünden sonra mezarının üzerine inşa edilmiştir,
Mevlânâ, Şems'i kaybettikten sonra bu ayrılığın kederiyle gönülleri yakan
hasretli şiirler söyler. Dîvân-ı Kebîr'deki Şems mahlaslı şiirlerin büyük kısmı
bu dönemin mahsulüdür. Bu arada Mevlânâ, Şems'i aramak için Şam'a giderse de,
onu maddî gözle bulamamış, ancak Şems'in mânâsı Mevlânâ'ya aksetmiş, Mevlânâ'da
onu gönlünde yaşatarak aramaktan vazgeçmiştir.
Seyh Selahaddin Zerkubi
Şems'ten
sonra Mevlânâ'nın yeni bir dönem başlar. Mevlânâ, Şems'e duyduğu sevgiyi bir
başka dost, Şeyh Selahaddin Zerkûbî'ye yöneltir. Şeyh Selahaddin; medrese
tahsili görmemiş ama Seyyid Burhaneddin'den feyz almış, Şems'in sohbetlerinde
bulunmuş, engin gönüllü, velî tabiatında kâmil bir insandır. Mesleği
kuyumculuktur. Altını incecik yapraklar haline getiren usta bir sanatkârdır. Bu
yüzden lakabı Zerkûb'dur.
Bir gün Selahaddin, kuyumcular çarşısındaki dükkânında çırakları ile verek
yapmak için altın döverken; oradan geçen Mevlânâ çekiç darbelerinden çıkan
seslerin âhengiyle cezbeye kapılır ve semâ etmeye başlar. Selahaddin,
Mevlânâ'nın çekiç seslerinin ritmine uyarak sema ettiğini görünce; altının zâyi
olmasını düşünmeden çıraklarına: Mevlânâ semâdan çekilinceye kadar, varaklar
lime lime olsa da çekiç vurun: der ve dışarıya fırlar, Mevlana'nın ayaklarına
kapanır.
O gün semâ, öğle vaktinden ikindiye kadar devam eder. Semâ bitip de dükkana
girdiklerinde bir tek parçanın bile telef olmadığını, dükkânın altın yapraklarla
dolduğunu görürler. Selahaddin de dünyâ ve dükkân sevdasından vazgeçip,
Mevlânâ'nın müridi olur.
Mevlânâ , Şems'in velayet nurun Selahaddin'de gördü. Kendisi rûhen mânevî bir
âlemde yaşıyordu. Bu yüzden müridlerin irşadıyla bizzat meşgul olması için onu
halife tayin etti. Aralarındaki dostluk on yıl sürdü. Mevlânâ, bu dostluğu daha
da perçinlemek için Selahaddin'in kızı Fatma Hatun'u oğlu Sultan Veled'e alarak
akrabalık bağlarını kurdu. Şeyh Selahaddin on yılın sonunda 1259'un Ocak ayında
ebedi aleme göçtü.
Hüsameddin Celebi
Selahaddin Zerkûbî bu alemden göçünce Mevlânâ kendi manevi terbiyesi altında
yetişmiş, olgun ve velilik nuru taşıyan bir müridi olan Çelebi Husameddin'i
halife seçer. Çelebi Hüsameddin, Mevlânâ'nın sağlığında bu vazifeyi sürdürmüş;
ölümünden sonrada 1284 yılında vefat edene kadar toplam yirmi beş yıl şeyhlik
yapmıştır.
Çelebi Hüsameddin Mevlânâ için yakın bir sohbet arkadaşıdır. Bunun yanında onun
asıl önemi ve değeri, Mevlânâ'yı ölümsüz eseri Mesnevî'yi yazma hususunda teşvik
etmesidir. Çelebi Hüsameddin'in teklifi ile başlayan Mesnevî, yine onun
hizmetleri sayesinde tamama erdirilmiştir. Eser bitinceye kadar Çelebi
Hüsameddin Mevlânâ'nın yanından ayrılmamış; Mevlânâ Mesnevî'yi değişik
yerlerdeyken söylemiş, Çelebi Hüsameddin yazmıştır. Her cilt tamamlanınca yüksek
sesle Mevlânâ'ya okumuş, beyitleri yeninden gözden geçirerek düzeltmiştir.
Nitekim Mevlânâ kendisine ilham ve teşvik kaynağı olan, bu eserin yazılmasına
fedakarca hizmet eden sadık dostunu; Mesnevî'nin her cildinin önsözünde derin
bir samimiyetle över, onun şahsiyetindeki olgunluk ve güzelliği dile getirir.
Seb-i Aruz
Bu fâni âlem bütün insanlar
için bir misafirhânedir. Nice insanlar, velîler, peygamberler bir süre burada
konaklamışlar, sonunda; " Rabbine sen O'ndan razı, O'senden razı olarak dön" (Fecr,
89/28 ) davetine uymuşlardır. 1273 yılı kışında bu hitap Mevlânâ'ya dır.
Mevlânâ, ansızın hastalanıp yatağa düşer. Son demlerinde olduğunu anlamıştır.
Hastalık haberi hızla yayılar. Herkes şifa dilemek, duasını almak için
Mevlânâ'ya koşar. O ise, şifa etmiyor; bir an önce Hakk'a kavuşmayı diliyordu.
Eşi Kirâ Hatun'un ; "Hudâvendgâr Hazretleri'nin dünyâyı hakikat ve manalarla
doldurması için üç yüz veya dört yüz yıllık bir aziz ömrünün olması lâzımdı"
sözlerin Mevlânâ: " Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve nede Nemrud'uz. Bizim bu
toprak âlemi ile ne işimiz var, bize bu toprak âleminde huzur ve karar nasıl
olur? Biz, birkaç mahpusun kurtulması için bu dünya zindanında hapsolmuşuz.
Yakında Hakk'ın sevgili dostunun Son Peygamber Hz.Muhummed (S.A.V) 'in yanına
döneceğimiz umulur." Cevabını veriyordu.
Nihayet, 17 Aralık 1273 Pazar günü güneş batarken Mevlânâ bu âlemden göçer,
Hakk'a ve hakikat güneşi artık bu ölümlü dünyadan gurub etmiş, ölümsüz âlemde
batmamak üzere yeniden doğmuştur.
Ten fanidir can ölmez çün gitti
geri gelmez
Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil
Yunus Emre
İşte bu yüzden Mevlânâ'nın ölüm gecesine ayrılık gecesi denilmez, dostuna kavuştuğunu ve ebedî vuslata erdiğini belirtmek için düğün gecesi anlamında "şeb-i arus" denilir.
Vasiyeti
Yüce
Mevlânâ son demlerindeyken bile nasihat vermeyi sürdürmüş insanları hidayet
yoluna davet etmiştir. Dostlarına vasiyeti şu olmuştur:
" Ben size; gizlice ve açıkça Allah'tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az
konuşmayı, günahlardan çekinmeyi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmeyi,
daima şehvetten kaçınmayı, halkın eziyet ve cefasına dayanmayı, avam ve
sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmayı, kerem sahibi sâlih kişilerle beraber
olmayı vasiyet ederim. Çünkü onların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.
Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır"
Bir diğer vasiyeti de oğlu Sultan Veled'e dir: "Bahâeddin; senin düşmanını
sevmeni, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve
iyliğini söyle. O düşman senin dostun olur; Çünkü gönülden dile yol olduğu gibi,
dilden de gönüle yol vardır. Allah'ın sevgisini de O' nun aziz isimleriyle elde
etmek mümkündür. Cenâb-ı Hak buyurduki: ' Ey kullar, kalbinizde safâ ( gönül
temizliği) hâsıl olması için daima beni çok anmaktan geri durmayın.' Safâ ne
kadar olursa Allah'ın nurunun parlaklığı da kalpte o nispette fazla olur. Tıpkı
ekmekçinin fırını gibidir. Tandır ne kadar sıcak olursa o kadar ekmek alır.
Soğuk olunca ekmek almaz"
Yine ölmesine yakın dostu Sirâceddin'e hem iyi, hem de sıkıntılı zamanlarında
okuması için şu duayı okumasını tavsiye etmiştir:
"Ya Rabbî! Sana vesile olan sağlığı, seni bol bol tesbih etmek için istiyorum.Ya
Rabbî! Bana, ne Senin zikrini unutturacak, Sana olan şevkimi söndürecek, Seni
tesbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer
ve kötülüğümü artıracak bir sıhhat ver.Ey merhamet edenlerin En Merhametlisi!
merhametinle bu duamı kabul et."
Cenaze Namazi
Mevlânâ'nın cenaze merasimi tam
bir kıyamet günü idi. Büyük, küçük, Müslüman, Müslüman olmayan ne kadar Konyalı
varsa orada idi. Herkes ağlıyordu. Her dinden insanlar, ellerinde kutsal
kitapları, ayetler okuyarak feryad ediyordu. Müslümanlar kalabalığı dağıtmak
için bunlara: "Bu merasimle sizin ne ilginiz var? Bu sultan bizim dinimizin
imamıdır" Deyince; onlar: Biz; Mûsâ'nın , İsa'nın ve bütün peygamberlerin
hakikatini onun açık sözlerinden anladık ve kendi kitabımızda okuduğumuz olgun
peygamberliğin tabiat ve hareketlerini onda gördük. Siz Müslümanlar, Mevlânâ'yı
nasıl devrinin Muhammed'i olarak tanıyorsanız; biz onu, zamanın Mûsâ'sı ve
İsâ'sı olarak biliyoruz. Siz nasıl onun muhibbi iseniz, biz de bin şu kadar
misli daha çok müridiyiz nitekim kendisi buyurmuştur.
" Yetmiş iki millet sırrını bizden dinler.
Biz, bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir neyiz"
Mevlânâ Hazretleri'nin zâtı
insanlar üzerinde parlayan ve onlara inayette bulunan hakikat güneşidir. Güneşi,
bütün dünya sever. Bütün dünya onun nuruyla aydınlanır" dediler. Bir Rum Keşişi
de: "Mevlânâ; ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Hiç
ekmekten kaçan bir aç gördünüz mü? "der.
Bu mahşerî kalabalıkta sabahleyin yola çıkan cenaze alayı ancak karanlık
bastıktan sonra mezarlığa ulaştı. Mevlânâ'nın vasiyeti üzerine cenaze namazını
Sadreddin Konevî öne geçtiği zaman, dayanamayıp bayıldı. Bunun üzerine namazı
kadı Sirâceddin imamlık etti.
Türbesi
Mevlana'nın mezarı üstüne
yapılacak türbesi konusunda da bir vasiyeti vardır:
"Bizim müriderimiz türbemizi, uzak mesafelerden görülmesi için yüksek yapsınlar.
Kim bizim türbemizi uzaktan görür inanır ve velîliğimize güvenirse Yüce Allah
onu rahmete kavuşanlar sırasına koyar. Özellikle tam bir aşkla, riyasız bir
doğrulukla, mecazsız bir hakikat ve içinde şüphe olmayan bilgi ile gelip
türbemizi ziyaret eden ve namaz kılan bir kimsenin her hâcetini Ceneb-ı Hak
yerine getirir ve arzularına ulaştırır onun dünyaya ve dine ait istekleri hasıl
olur"
Türbesi vasiyetine uygun olarak yüksek inşa edilmiştir. Yeşil kubbe (Kubbe-i
Hadrâ) de denilen türbe, Sultan Veled ve Alaaddin Kayser'in gayretleri ve
Selçuklu emiri Muineddin Pervâne ile eşi Gürcü Hatun'un maddi destekleri ile
yapıldı. Türbenin mimarı Tebrizli Bedreddin'dir, inşası 1274 yılında
tamamlanmıştır.
Türbenin kapısı üzerinde Molla Camî'nin:
" Bu makam âşıkların Kâbe'si
oldu.
Buraya noksan gelen tamamlandı."
anlamındaki Farsça beyiti yazılıdır.
Kaynaklar
1.Mevlânâ
Celâleddin Rûmî Hayatı, Doç.Dr.Emine Yeniterzi
2.Ariflerin Menkıbeleri, Ahmed Eflâki
3.Mesnevî -i Şerif, Prof.Dr.Amil Çelebioğlu
4.Mevlânâ Celâleddin'in Hayatı, Prof.Dr.Şefik Can